Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar Kalacaktır

Unutulmamalıdır ki Anadolu ve Boğazlar coğrafyasının bütününe hâkim olabilen bu devletlerden ilk ikisi, hep doğudan gelen akınlara da- yanamadıkları ve sahip oldukları coğrafyanın doğusunda yer alan topraklarını koruyamadıkları için tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir, örneğin Bizans Malazgirt’te, OsmanlI ise Filistin ve Irak Cephelerinde yenildikten sonradır ki varlıklarını sürdürememişlerdir.
Adı geçen devletlerin batıdaki kayıpları aslında bunları çok fazla etki-lememiş, sadece Trakya ve biraz da Balkanları, bir başka deyişle Boğazlar bölgesini batı yönünden gelecek saldırılara karşı koruyabilecek bir coğrafyayı ellerinde tutabilmeleri, varlıklarını korumaları için yeterli olmuştur. Dolayısıyla denilebilir ki Boğazlar ve Anadolu coğrafyasına sahip olabilen devletlerin “yumuşak karnı”, bu coğrafyanın doğusudur.
Boğazlar ve Anadolu coğrafyasının yumuşak karnının, söz konusu coğrafyanın doğusu olduğu gerçeğinin farkında olan birileri, bıkıp usanmadan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahip olduğu topraklar orinde hayali haritalar çizmekte ve bu haritalar ile “sözde” ve “kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm”, bazı “hayali devletler” yaratmaya kalkış-maktadırlar.
Türk toprakları üzerinde çeşitli hayali haritalar çizenlerin varlığı nedeniyle, doğudan gelebilecek tehditlerin değerlendirmesini yaparken bazı soruları sormak ve bu sorulara verilebilecek cevaplar üzerinde, enineboyuna düşünmek gerekir!

Soru 1

Sultan I. Beyazıt (Yıldırım), doğudan gelen Moğol Ordularına karşı Ankara Savaşı’nı kaybettikten sonra nasıl bir süreç yaşanmış ve bu süreç neden OsmanlI Devleti’nin ikinci kuruluş dönemi sayılmıştır?

Soru 2

Sultan II. Mehmet (Fatih), batıya yönelmeden önce neden doğuya yö-nelmiş ve Trabzon Rum İmparatorluğu ile Karamanoğlu Beyliği’ni or-tadan kaldırmıştır?

Soru 3

Sultan I. Selim (Yavuz), Çaldıran Savaşı’nda İran Şahı İsmail’e yenil- seydi, sonrasında acaba nasıl bir gelecek şekillenirdi?

Soru 4

1683 yılındaki II. Viyana Kuşatmasından sonraki dönemde Avrupa’da girdiği hemen her savaşı kaybeden OsmanlI, batıda yaşadığı büyük toprak kayıplarına rağmen nasıl oldu da “240 yıl” daha var olabildi?

Soru 5

İngiltere; Çanakkale Cephesi’ni açmaya karar verirken gerekçelerin¬den biri de neden “Süveyş ve Mısır’ı tehdit etmekte olan OsmanlI teh¬likesini ortadan kaldırmak” idi?

Soru 6

Çanakkale Cephesi’ne yönelik İngiliz planları gerçek olsaydı ve so-nuçta Türk tarafı bu muharebeleri kaybetseydi, günümüzde üzerinde yaşadığımız coğrafyanın sınırları, acaba nasıl bir şekle sahip olurdu?

Soru 7

Boğazlar ve Anadolu coğrafyasının “stratejik” önemi göz önüne alın-dığında; İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye, “tarafsızlık” yerine ta-raflardan birini tercih etseydi, tarihin bu en büyük savaşının sonucu acaba nasıl şekillenirdi?

Soru 8

“Lozan Antlaşması” imzalandığında Musul  Kerkük Sorunu’nun ucu açık bırakılmıştır. Bu durum, Türkiye’nin yumuşak karnı olarak bilinen doğu bölgelerini, gelecekte sürekli huzursuz bırakmak için planlanmış olabilir mi?
Bu sorulara verilecek cevaplar, tarihin nasıl şekillendiğinin de çarpıcı örnekleridir ve bu örneklerden daha yüzlercesini verebilmek mümkündür.
Bu durumda; ‘‘Tarih tekerrürden ibarettir” sözüne şunu ekleyebiliriz ki ‘‘Tarih; tarihini unutan milletler için tekerrür eder…”
Bu nedenledir ki tarihimizi iyi bilmek, anlamak, yorumlamak ve anlatmak, ulusal varlığımız açısından son derece önemlidir! Bunun dışında bir yol izlemek; ulusal varlığımıza, bütünlüğümüze ve “VATAN” bildiğimiz topraklara yönelik tehditleri algılama yolunda, en hafif tanım-lamayla, “aymazlık” doğurur! Dolayısı ile denilebilir ki tarihi olayların anlatımı sırasında gerçeklerin çarpıtılması veya hurafe ile bezenerek masallaştırılması yöntemi, ülkemize yönelik tehditlerin layıkıyla algılanmasını engelleyen “en sinsi silahlardan” biridir.
Bu kapsamda Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün her biri bir nasihat niteliğindeki sözlerini dikkatle değerlendirmek gerekir. Öncelikle; 1930 yılında tarih bilinci için söylediklerini dinleyelim.
“İnsanların tarihten alabilecekleri en önemli dikkat ve uyanış dersleri, bence; devletlerin genellikle siyasî müesseselerinin ku-rulmalarında, bu müesseselerin esaslarını değiştirmede, bunların dağılmalarında ve yok olmalarında etkili olmuş sebeplerin ve etkenlerin incelenmesinden çıkan sonuçlar olmalıdır.”
Sonrasında ise yine O’nun, henüz Büyük Taarruz’un başlamadığı ve ülkemizin birçok yöresinin düşman işgali altında olduğu dönemde yaptığı bir konuşmasında yer alan sözlerini anlamaya çalışalım. 6 Mart 1922 günü TBMM kürsüsünden milletvekillerine hitaben söylediği sözleri şöyledir:
“Hepiniz bilirsiniz ki Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye’nin ısrarıyla, Türkiye’nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye’nin zararıyla gerçekleşmiştir.
/ ger güçlü bir Türkiye varlığını sürdürebilseydi denilebilir ki İngiltere’nin bu günkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrad’da yenilmeseydi, Avusturya-Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya ve Alman¬ya’da aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlenmişlerdir.
Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, el¬bette kendilerinden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür.
hlıklye’yl yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmanı nda çıkar ve hayat görenler, hhbirlerine zarar vermekten vazgeçmişler, aralarında çıkarları paylaşarak birleşmiş, ittifak etmişlerdir. Bunun sonucu olarak birçok zekâlar, duygular ve fikirler Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır.
Bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda âdeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonu-cunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir takım bahanelerle, Türkiye’nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.
Oysa bu güç ve kuvvet, Türkiye’de ve Türkiye halkında var olan gelişme cevherine zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır.
Bunun etkisi altında kalarak milletin, en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler ortaya çıktı.
Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?
Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte; böyle bir olay yarat-maya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. ’’
Bütün bunlardan sonra, tarih bilimi açısından çok yalın bir gerçeği açıkça şu şekilde ifade etmek gerekir:
“Çanakkale; Türk Tarihi’nin en önemli dönüm noktası, Büyük Taarruz’un ön sözü ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının temelidir. ”

Yazar Hakkında

Yorum Yapın