Gelibolu Sahillerine Uzanan Tarihi Bir Sürecin Önemi 3

Buna benzer bir yaklaşım, Birinci Dünya Savaşı’nda Türk Ordusu’nda görev yapmış Alman subaylardan anılarını yazıp bırakmışların eserlerinde de görülmektedir. Çanakkale Cephesi’nde 5’inci Ordu Komutanı olarak görev yapan Liman Von Sanders’in

“Türkiye’de Beş Sene”, 5’inci Ordu Karargâhında görevli Cari Mühlman’ın “Bir Alman Subayın Anıları”

ve bir dönem 9’uncu Tümen Komutanı Flans Kannengi eser’in “Çanakkale’de Türklerle Beraber” adlı eserlerinde bu durum, belirgin bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.
Almanların kaleminden çıkmış eserlerin hemen hepsinde yer verilen ortak görüş; Çanakkale’de elde edilen başarının ve hatta Birinci Dünya Savaşı süresince Türk Ordusu’nun İtilaf Orduları karşısında dayanabilmesinde ki kerametin, neredeyse tamamen Alman subayları ve yardımları sayesinde olduğu yönündedir.
Bizde ise ulusal gururu yüceltecek ve insanlarımızı ulusal çıkarlar doğrultusunda bilinçlendirecek üslupta tarihi olayları yorumlayanların sayısı, her nedense pek azdır. Oysa Türk Ulusu’nun birlik ve beraberliği açısından düşünüldüğünde bu ülkenin tarihi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi, kökeni ne olursa olsun, ortak sevinç ve üzüntülerde birbirine sımsıkı yapıştıracak olaylarla doludur. Bu nedenledir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, basit, ancak çok şey anlatan şu tanımlamayı yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Milleti denir. ”
Bu ifade ile anlatılmak istenen şudur: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken verilen mücadele, bu devletin toprakları üzerinde yaşayan herkesin ortak mücadelesidir.” Ortaklaşa verilen bu kuruluş mücadelesine katıldığını belirtmenin tek yolu ise

“Ne mutlu, Türküm diyene!”

sözünde saklıdır. Açıkçası bu sözü söyleyebilenler,

“Bu ülkenin varlığı için geçmişte verilen mücadele sırasında, taşın altına ben de elimi soktum”

diyebilenlerdir.
Elbette ki bugün yaşayan kuşaklar olarak hemen hiç birimiz, o günlerin çileli koşullarını yaşamadık. Ancak çok değil, bizden bir iki kuşak öncesi dedelerimiz ve ninelerimiz o günleri yaşadılar ve en önemlisi bizim için, bizden sonrakiler için yaşadılar. Çünkü insanın da bir parçası olduğu doğada, bunun dışında başka bir süreç yoktur. Daha açıkça söylemek gerekirse; sahip olduğu maddî değerlerden yeri geldiğinde fedakârlık edemeyen bir toplumun, gelecek kuşaklarına bırakacak hiçbir değeri kalmaz!
Bu bakış açısı, aslında İstiklâl Savaşı mücadelesini verenlerin de temel felsefesini yansıtır. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK de bu doğrultuda, İstiklâl Savaşı’nın henüz başlangıç evresinde, 24 Ekim 1919 günü Ruşen Eşref ÜNAYDIN ile yaptığı bir konuşmada, şunları söylemiştir:

“Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa, genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur. Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza mâni olabilecek şahsi rütbeleri, mevkileri de genel şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğrunda feda ettik. ”

Sahip olduğu kişisel değerlerden yeri geldiğinde fedakârlık etmesini bilenlerin, bizlere emanet bıraktıklarının ne anlam ifade ettiğini gereğince anlayabilmek ve kavrayabilmek, bir bütün olarak geleceğimizi şekillendirebilmek açısından, yerine getirmemi gereken en önemli ödevlerimizden biri olmalıdır.
Bu ödevi layıkıyla yerine getirebilmek için ulusal tarihimizi en yalın hâliyle öğrenmemiz, o tarih içinde yer alan olayların ışığında sadece başarılarımızın övgü dolu anıları ile değil, hatalarımızın verdiği acı derslerin sonuçlarından da yararlanmamız gerekmektedir. Çünkü bilimsel bir gerçek olarak bilinmektedir ki bir toplumun geçmişte yaşadıklarından çıkartacağı dersler, geleceğini de akılcı olarak planlamasındaki en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle; “Tarih” adını verdiğimiz konunun malzemesini oluşturan geçmişte yaşanan olaylar yazılırken, okunurken, yorumlanırken, anlatılırken gerçeklerine bağlı kalmak ve ulusal onuru ön planda tutmak, en başta gelen zorunluluk olmalıdır.
Geçmişte yaşanmış olayları gerçek üstü varlıkların eseriymiş gibi göstermek, en azından bu olayları yaratan ve yaşayan insanlarımızın harcadığı çabalara, verdiği emeklere, döktükleri kan ve gözyaşlarına, hatta ölüme koşarken yüreklerinde taşıdıkları sarsılmaz vatan sevgi-leri ile inançlarına karşı yapılan en büyük haksızlıktır.

Yazar Hakkında

Yorum Yapın