Çanakkale Savaşı; Olumsuz Etkenler

Sert Hava Koşulları

Çanakkale’ye gelen müttefik orduları yalnızca ordumuzun sert direnişi ile değil, olumsuz hava koşulları ile de mücadele etmişlerdi. Sonradan hatıra yazan askerler bu konuya sık sık değinmişlerdir. Özellikle kasım ayı sonlarında kopan fırtına ve şiddetli yağmurlar bu konudaki anıların konusunu oluşturur. Anzak askerlerinden Joe Murray bu günleri şöyle arılatmışlardır:
“Birden bent patladı ve su önüne kattığı her şeyle birlikte yıldırım gibi aşağı inmeye başladı; cesetler, her türlü teçhizat, boğulan insanlar… Dere yatağının bizim tarafımızdaki siperleri dolmuş taşıyordu, içine girecek siper yoktu. Türkler de biz de dışarıda duruyorduk. Felaket bir yağmurdu. Ne yapacağımızı bilemiyorduk.
Yarımızın tüfekleri siperlerde sular altında kalmıştı. Türkler istedikleri gibi yanımıza gelebilirlerdi. Savunma diye bir şey kalmamıştı. Her şey suya kapılıp gitmişti?’

Yarbay Patterson;

“Siperlerden suyla birlikte savrulduk. Engellere tutunmak zorundaydık. Onların üstünde uyuyorduk. Türklerin durumu da bizden farksızdı. Aramızda konuşulmamış bir ateşkes vardı. Arkadaşım Onbaşı Joan’la birlikte iki boş peksimet tenekesini siperin duvarına dayamış oturuyorduk. Başımızın üstüne battaniye, onun da üzerine muşamba gerip bütün gece, su dizlerimize kadar çıktığı halde birbirimize sarılarak öylece oturduk. Gidecek bir yer olmadığından sabahı orada ettik.
Hareket edebildiğimizde üzerimizdeki battaniye ve muşambaları sanki oluklu tenekeymiş gibi kaldırıyorduk. Ayaklarımız suda donmuştu. Çevremizdeki arkadaşlar inleyip ağlıyorlardı. Ateş basamağındaki nöbetçilerden bazıları donmuştu ve dokunulduğunda yere devriliyorlardı. Benim de ellerim ve ayaklarım donmuştu.
Bazıları o kadar kötüydü ki, ilk fırsatta kumsala inmeleri söylenmişti. Ancak orada tedavi edilebilirlerdi ama ne yol vardı, ne de onları aşağı indirecek bir araç. İnsanların emekleyerek gitmeye çalıştıklarını gördüm. Koca koca adamlar bebekler gibi ağlıyorlardı.

Su Sıkıntısı

General Hamilton Gelibolu Yarımadası’nda yaşanan su sıkıntısını günlüğünde şöyle anlatmıştı;
“Arıburnu’nda bulunan askerlerin su istihkakları günde yarım litreye indirilmişti. İngiltere’nin serin ve suyu bol topraklarında yaşayanlar susuzluk problemini yeterince kavrayamıyorlardı. Fakat Arıburnu’ndaki su problemi İngiltere’deki gibi değildi. Su tulumlarını taşıyan katırlar siperlere geldiğinde bütün askerler arı kovanından çıkmışçasına katırın etrafını sarıp tulum içindeki en küçük bir su damlasını bile ziyan etmeden susuzluklarını az da olsa gidermeye çalışırlardı.
Yeniden işgal olunan tepelerin altındaki kuyular keşfedilip kullanılıncaya kadar Arıburnu bölgesine, bir tugaylık bir yedek kuvvetin bile gönderilmesi su sıkıntısı yüzünden mümkün değildi.
Bazı mahallerde depolar, sahilden çok uzağa yerleştirildiğinden askerler, bu depolara ancak yüzerek ulaşıp mataralarını doldurmak mecburiyetinde kalıyordu. Bütün bu olumsuzluklar, gece karaya çıkıp bilmediğimiz bir arazide öteye beriye dağılmış düşman askerleriyle çatışmalardan dolayı, ortaya çıkan başıbozukluğun neticesi idi. Bizim yorgun, dağınık ve teşkilatsız bir halde bulunmamız, üzücü ve kabul edilemez idi.”

Bir Anzak askeri cephedeki kuyulardan birinden sürekli su içtiklerini, fakat suyun tadının her geçen gün değiştiğini fark ettiklerini belirtiyordu. Bunun nedenini anlamak için kuyuya indiklerinde içeride bir ceset olduğunu gördüklerini ve bu cesedin ne zamandan beri kuyuda olduğunu da anlayamadıklarını anlatmıştı.Bir başka düşman askeri ise İngilizlerin kurduğu deniz suyu buharlaştırıcısından su aldıklarını, ancak çıkarmalar dolayısı ile denizde sürekli çatışma olduğundan bir süre sonra denizin kandan, kırmızı bir renk aldığını ve bu suyu da artık içemediklerini
anlatmıştı.

Münim Mustafa

Çanakkale Savaşı çıktığında hukuk fakültesinde öğrenci olan ve cepheye gelen Münim Mustafa da savaştan sonra yazdığı “Cepheden Cepheye’ adlı eserinde bu soruna değinmişti;
“İçilecek sular hep kireçli, fena kokulu, acı kuyu suyu sularıydı. Tesadüfen bardağın içinde biraz su kalsa bir müddet sonra bardağın dibinde tebeşire benzer beyaz bir tortu görünürdü. Yıkanmaya ne vakit, ne de imkan vardı. Bu sürede üzerimizde tek tük görülen hayvancıkları defetmek için hayli uğraşmıştık. Fâkat sonraları bunlara da alışmaya başlamıştık. Yakamızın etrafına sıra ile dizildiklerini gördüğümüz vakit onları birer fiske ile yere düşürmeyi kafi görürdük.”

Salgın Hastalıklar

Müttefik kuvvetlerin Çanakkale çıkarmasının ilk aylarında mevsim ve iklim şartları rahatsız edici değildi. Ancak bu durum mayıs ayından sonra değişmeye başladı. Artan sıcaklar ile birlikte gelen su sıkıntısı beraberinde salgın hastalıkları da getirdi. Özellikle etrafı bir örtü gibi saran sinek ve sivrisinekler tam bir afete dönüşmüştü.

Olumsuz Yaşam Şartları

Çanakkale’de yaşam şartları o kadar olumsuzdu ki düşman askerleri cephede verdikleri kayıplar kadar salgın hastalıklara da kayıplar veriyorlardı. Bu açıdan bizim askerimiz daha rahattı, çünkü savundukları alanın arkasında askerlerin dinlenebilecekleri ya da su ihtiyaçlarını giderecekleri geniş sahalar vardı.
Müttefik ordularının ise nöbet anları haricinde bile dinlenmeye vakitleri olmadığı gibi, arkalarında kendilerine hiçbir faydası dokunmayan deniz suları vardı. Bunun yanı sıra müttefiklerin Gelibolu’da tutunabildikleri küçücük kara parçalarının her noktası keskin nişancılarımızın tehdidi altında idi. Bir düşman askeri cephedeki sinek sorununu şu sözlerle özetlemişti;
“En büyük bela sinekler idi. Milyonlarca sinek yüzünden siperin bir yanı kara bir kütleyle kaplanmıştı. Açtığım her şey, örneğin bir teneke et, bir anda sineklerle örtülürdü. Bir kutu reçel bulacak kadar talihli isen açtığında önce sinekler dalardı içine. Sinekler ağzının çevresinde, yaralarının üzerindeydi. Vücudunun bir yerini açtığında hemen sineklerle kaplanırdı. Bu, gerçek bir lanetti.”

Yazar Hakkında

Yorum Yapın