Birinci Dünya Savaşı’na Girerken Osmanlı Devleti’nin Sosyal ve Ekonomik Durumu

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girme süreci, dünden bu güne dersler çıkartılması gereken çarpıcı bir konudur. Bu süreç, önceki bölümde de belirtildiği gibi aslında çok uzun sürmemiş ve Osmanlı Devleti oldukça kısa bir sürede, kendisini savaşın içinde bulmuştur.
Savaşa giriş süreci kısaca değerlendirildiğinde; çaresizlikler, olanaksızlıklar ve yokluklar içinde çırpınan bir devlet ile bu devleti yönetenle-rin umutları, hayalleri ve çatışmaları dikkat çekicidir.
Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu topraklar üzerinde, özellikle Anadolu’da yaşayan insanların, yüzyıllar boyunca kaderlerine terk edilmiş olmaları gibi bir durum da söz konusudur ve bu durum detaylarıyla incelenmesi gereken, başlı başına ayrı bir konudur.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde, devamında ve sonrasında, İstiklâl Savaşı döneminde, içinde bulunulan sosyal ve ekonomik koşulların, bugün sahip olduklarımızdan hayal bile edilemeyecek kadar farklı olduğu görülmektedir.
29 Eylül 1911 günü İtalyanların Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarına saldırmasıyla başlayan Trablusgarp Savaşı’ndan, 11 Ekim 1922 <|ünü imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması’na kadar neredeyse 11 yıl süren bir dönem, koşulları itibariyle de değerlendirilmesi gereken bir dönemdir.
Iıublusgarp, Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl Savaşlarını kapsayan bu dönemin koşullarına değinmek, bu savaşların hangi şartlar altında Mirdürülebildiğini, başarı ve başarısızlıkların nedenlerini daha iyi anlayabilmek açısından önemlidir. İşte bu nedenle söz konusu 11 yıllık donemde kendilerine has başlangıç ve bitiş tarihleri olan, ancak neredeyse birbiri ile çakışan süreçlerde gerçekleşen bu savaşlar, Türk Ulusunun kaderi üzerinde oldukça etkin sonuçlar doğurmuştur.
Nice ağır kayıplarla dolu uzun savaş yılları içinde Çanakkale’nin ayrıcalığı, bu cephede elde edilen başarının getirdiği özgüvenin Türk Ulusu, İstiklâl Savaşı’nı gerçekleştirecek kararlılığı vermiş olmasıdır. Çanakkale’de kazanılan sadece bir muharebeler bütünü değil, aynı /amanda o dönemin süper gücü Ingiltere’nin dahi yenilebileceği gerçeğini ortaya çıkartan son demce değerli bir tecrübedir.
Çanakkale’deki muharebe alanlarında bu tecrübe yaşanırken, Trablusgarp Savaşı’nın üzerinden üç, Balkan Savaşı’nın üzerinden de henüz iki yıl geçmiştir. Bu her iki savaş da başarısızlıkla sonuçlanmış ve Osmanlı Devleti gerek Balkanlar’da, gerekse Kuzey Afrika’da önemli toprak ve nüfus kaybına uğramıştır. Özellikle Birinci Balkan Savaşı’nda kaybedilenlerin büyüklüğü karşısında toplumdaki moral çöküntüsü kökleşmeye başlamış ve bunun yanı sıra sosyal ve ekonomik şartlar hiç olmadığı kadar kötüleşmiştir. Ayrıca diğer devletler nezdinde uğranılan itibar kaybı da had safhaya ulaşmış olup, Osmanlı Devleti için “Hasta Adam” nitelemesi yapılmaya başlanmıştır.
Bütün bunların yanı sıra Osmanlı toplumunu oluşturan sosyal tabakalar arasındaki gelir düzeyi ve yaşam kalitesi farklılıkları, cephelere sürüklenenlerin ve muharebe meydanlarında yitip gidenlerin genelde gelir seviyesi düşük tabakalara mensup insanlardan olması, sosyolojik açıdan araştırılması gereken diğer ilginç konulardır.
Sosyolojik açıdan küçük bir sondaj yapabilmek adına o dönemin toplumlundan bazı kesitler alıp, o günlerin yaşam tarzı nasıldı, az da olsa hatırlamak gerekir. Bu kısa hatırlatmanın gerekçesi ise sahip olduğumuz yaşam koşullarına göre tarihi değerlendirmek hatasına düşmemek içindir. Çünkü geçmişte yaşanmış olayların en gerçekçi değerlendirmesi, ancak kendi koşullarının ışığı altında yapılabilir.
Çanakkale Muharebeleri dönemindeki sosyal ve ekonomik koşulları anlamamıza yardım edecek birçok kaynak mevcuttur. Söz konusu kaynaklardan birinde yer alan bazı satırlar, konumuzla ilgili ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Bu açıdan değerlendirerek; o dönemde yaşamış, dönemin olaylarına tanıklık etmiş, Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl Savaşlarında çeşitli görevlerde bulunmuş ve sonrasında anılarını yazıp geleceğe bırakmış az sayıdaki insanımızdan biri olan, Emekli Kurmay Albay Hüseyin Rahmi APAK’ın sözlerine kulak verelim.
Hüseyin Rahmi APAK; “Yetmişlik Bir Subayın Anıları” adını verdiği kitabının giriş bölümünde, Osmanlı toplumunun 20. Yüzyılın başlarındaki sosyolojik yapısı ve bu yapıyı biçimlendiren ekonomik koşulları hakkında, o dönemi yansıtan belgelerin hemen hepsinde de neredeyse aynı şekilde ifade edildiği gibi, dikkat çeken şu bilgileri dile getirmektedir: “Babam memurluğa heves etmiş olduğundan, küçüklüğümde o zamanki Trakya’nın birçok kasaba ve şehirlerini birlikte dolaştım. Bütün bu kasaba ve şehirlerde iki türlü halk yaşardı. Birisi memleketin sahibi olan Türkler di ki bunlar mutaassıp Müslüman, geri kafalı, fakir ve yoksuldular. Köylerde ve kasabalarda çiftçi ve bekçi, şehirlerde ise devlet memuru, polis, jandarma ve ordu mensubu idiler. Diğeri ise Müslüman olmayan azınlıklar yani Rum, Yahudi, Ermeni ve Bulgarlardı.
Türk köylüsü buğday, arpa ve mısırdan başka ziraat bilmediği ve yapamadığı halde, Rum ve Bulgar köylüleri üzümcülük, şarapçılık, ipekböcekçiliği gibi çeşitli ziraatı öğrenmişlerdi. Bütün çiftçi mahsullerini köylüden toplayıp iç ve dış pazarlara satmak ve bu komisyonun rahat kazancını sağlamak faydasını Rumlar kapmışlardı. Bu suretle zenginleşmiş olan yerli Hıristiyanlara “Çorbacı”, yabancı Hıristiyanlara da “Çelebi” denilirdi.

Yazar Hakkında

Yorum Yapın