Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Safların Belirlenmesi

  1. Yüzyılın son çeyreğinde Almanya, bütün dikkatini doğuya, bir baş­ka deyişle OsmanlI Devleti’nin üzerine çevirdi. Artık Almanya için önemli olan; OsmanlI Devleti üzerinde söz sahibi olabileceği politika­lar üretmek ve bu politikaları uygulayacak yandaşlar bulmaktı. Fakat bu konuda da Almanya’nın karşısında yine aynı rakipler; İngiltere, Fransa ve Rusya bulunmaktaydı. Çünkü bu üç ülkenin de OsmanlI Devleti’nin sahip olduğu topraklar üzerinde çıkar hesapları vardı ve ulusal politikalarını bu hesaplar doğrultusunda oluşturmuşlardı.

İşte bu nedenledir ki İngiltere, Fransa Almanya’yı kuşatmış olan coğrafî ko­numları nedeniyle “Üçlü Anlaşma” adı altında müttefik olacaklardı.

Üçlü Anlaşma” adı altında müttefik olan bu devletler, “İtilaf Devletleri” olarak tanımlanacaklar ve OsmanlI Devleti için Birinci Dünya Sava- şı’ndaki düşmanları olacaklardı.

Bu ittifak oluşumunun karşısında ise Almanya, Avusturya-Macaristan İm- paratorluğu’nun yanı sıra İtalya’nın da katılımıyla “Üçlü Bağlaşma” adı altında ayrı bir blok oluşturacaktı. “Üçlü Bağlaşma” olarak bir araya ge­len ve “Merkezi Devletler olarak da bilinen bu devletlere, bir süre sonra OsmanlI Devleti de katılmak duru­munda kalacak ve bunlara da “İttifak Devletleri” adı verilecekti.

Avrupa’da tarafların safları belli olduktan sonra Almanya için en önemli sorunlardan biri de OsmanlI Devleti’ni “savaşa girmek” konu­sunda ikna etmek veya bu yönde gerekli şartları hazırlamak olacaktı. Çünkü Almanya için Osmanlı Devleti’ni kendi safına çekmek, Avru­pa’nın doğusunda kendi güvenliğini pekiştirmek açısından oldukça önemliydi.

Bu önemi arttıran en belirgin ayrıntı, Osmanlı Devleti’nin Kafkaslar üzerinden Rusya’yı, Süveyş üzerinden ise İngiltere’yi tehdit edebile­cek, dolayısıyla bu iki ülkenin de güçlerini bölebilecek durumdaki stra­tejik konumuydu.

Sonuçta Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri’nin kendi varlığını tehdit eden politikaları ve dayatmaları gibi hayati nedenlerden dolayı Alman­ya’nın safında yer tutmak zorunda kalacaktı.

Kendi dışında gelişen olaylar; bu olayları kendi çıkarları doğrultusun­da yönetecek, yönlendirecek ve şekillendirecek bir ağırlığı olmayan Osmanlı Devleti’ni, oldukça kısa bir sürede Birinci Dünya Savaşı’nın içine çekmiştir.

Osmanlı’nın bu son savaşı, yaklaşık “1 milyon” insanımızın da son savaşı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında asker – sivil yitirdiği­miz insanlarımızın sayısı, 1914 yılı itibariyle sahip olduğumuz nüfu­sun neredeyse % 5’ini aşmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonucunda kay­bedilenler, sadece nüfus ve toprak değildir. Aslında kaybedilenler; 600 yılı aşkın bir süre devam edebilmiş bir devlet geleneği ile ancak 19. Yüzyılda “vatan” olduğunun farkına varılabilmiş topraklardır.

Türk Ulusu’nun tarih boyunca kurduğu devletler içinde en uzun süre varlığını sürdürebilmiş Osmanlı Devleti için bu kadar vahim sonuçlara yol açan Birinci Dünya Savaşı, bu nedenle Türk tarihi içinde önemli bir dönüm noktasıdır.

Çanakkale ise bu büyük savaşın içinde yaşanmış bir başka önemli dö­nüm noktasıdır. Çünkü Çanakkale o güne kadar yenilemez zannedi­lenlerin de yenilebildiğinin anlaşıldığı yerdir. Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve bu savaşa kadar uzanan süreçte Osmanlı Dev­leti’nin kaderini etkileyen başlıca olaylara göz atmak, Çanakkale’nin ifade ettiği anlamın kavranabilmesi açısından, oldukça önemlidir.

Osmanlı Devleti’ni de içine çeken ve tarih sahnesindeki varlığına son veren Birinci Dünya Savaşı öncesinde “Avrupa Merkezli Bloklaşma”, bu şekilde başlamış, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında de­vam etmiş, bazılarına göre ise “Sovyetler Birliği” dağılınca da bitmiştir.

Ancak bilinmelidir ki 20. Yüzyıl’da dünyayı “kan gölüne” çeviren ihti­rasları, sömürgeci devletlere önemli bir şey öğretmiştir; “birbirlerine zarar vermektense, aynı safta yeı almayı”. Bu nedenledir ki zamanı­mızın sömürgeci devletleri rutık tek bir blok halinde örgütlenmişlerdir.

Dünyayı yönetmenin “Tanrı” tarafından kendilerine verilmiş bir görev olduğuna inananların, 18. Yüzyıl sonlarında belirledikleri hedef ise hiç değişmemiştir. Hiç değişmeyen o hedef ise şudur:

“Enerji, su ve hammadde kaynaklarına ulaşan yolları denetleyen coğrafya, bir başka deyişle Anadolu ve Boğazlar mutlaka kontrol altında bu­lundurulmalıdır. ”

Yazar Hakkında

Yorum Yapın